Çarşamba, Mart 03, 2010

Aslında varolmayan dolmuş

Bugün biraz uzuncana çalışıp saat sekiz buçuğu gördükten sonra yeter lan diyip toparlandım ve çıktım. Maslağın işlek ama bir okadar ıssız ana caddesinin üstünden geçip ilk gelen dolmuşa el yaptım. Normal bir maslak dolmuşuna oranla çok yavaş biçimde projektörü andıran farlarını yakmış ağır ağır üzerime geliyordu. Dolmuş daha ilk bakışta göze batacak kadar ilginçlik içeriyordu. O modelden başka bir hatta görmüşlüğüm yoktu. Tabelasında yazan yazıları tekrar tekrar okumama ramen nerden geldiğini ve nereye gittiğini anlayamadım. yine de yorgunluğuma verdim ve önemsemeden atladım dolmuşa. Dolmuşun iç tasarımı dışını aratmayacak kadar garipti. Kenara sıkışmış iki sıra koltuk ve halısaha büyüklüğünde bir boş alana sahipti. Şöförün koltuğu daha çok taht havasında bulutlara doğru uzanıyordu.

Biner binmez şöfore sordum: "Beşiktaşmı?" Cevap kısık sesle arkasında oturan teyzeden geldi: "Metrobüse gidiyo." Sanki bebek uyuyan bir eve girmiş ve gürültü yapmış muamelesi görmüştüm. İlk defa metrobüse giden bi dolmuşa binmiştim. E teyzenin de güvenilmez bi hali vardı. Ben de ön cam yerine kapı camından dışarıyı seyreden şoföre tekrar sorma ihtiyacı hissettim: "Leventten geçermi?" Takım elbisesiyle tahta benzer koltuğunda oturan şöför yine iplemedi beni. Tek muhatabım olan teyze beni zorla yanına oturttu. Artık inanmıştım. Düğünden dönen akrabalarını evine bırakmakta olan amcam boş dönmiyim hesabı yapmıştı ve ben de sazanlardan biriydim. Şöföre bu sefer sorduğum: "levent kaç lira?" sorusuna teyzenin: "bilmem ki" yanıtını vermesi beni iyice inandırmıştı buna. Şöför beni sallamıyordu evet. Onun yerine sürekli teyze cevap veriyordu ve ben üst üste üçüncü kez göt oluyorudum. Tüm dolmuş olan biteni iğrenç bi sessizlik içinde izliyordu. Beşiktaş dolmuşundaki tarife olan bir yirmibeş i uzatarak: "alırmısın!" diye seslendim. İkinci seslenişimde parayı elimden alan teyze motor kapağının üstüne koydu.

Bu dolmuşun bilmediğim bi hikayesi vardı ama neydi. Ben bindiğim ana kadar neler yaşanmıştı acaba. Yanımda oturan teyzenin dışında kimseden çıt çıkmıyordu. Dolmuş her durduğunda şöföre yöneltilen : "Beşiktaş dimi?" sorusuna teyzenin:"yok metrobüs" cevabını verişi beni delirtmeye başlamıştı. Kimse inmiyor kimse binmiyordu. Acaba şöför sağır dilsiz filanmıydı? Ya da artık iyiden iyiye inanmaya başladığım şeymi? Evet evet. Aslında yoktu böyle bir dolmuş. Ben inince de bi süre ilerleyip gözlerden kaybolacaktı. Ama dördüncü leventtede kimse inmeyince haliyle gerildim. İkinci köprü bağlantı yolunun orda anlamsız bi kuytuda bekleyen bir kadın da: "Beşiktaşmı" diyince ayaklanıverdim. Benimle beraber herkes ayağa kalktı. Öylece durdum ve önemsememiş gibi yaptım ama karnıma bi ağrı girdi. Tamam dedim benim maceram buraya kadarmış. Belli belirsiz bir cümle döküldü dudaklarımdan: "Durakta bırakırmısın?" Bırakmayabilirdi aslında, inanarak söylemedim. O andan itibaren kapının önünde durdum ve arkamdan gelecek olan bıçak darbelerini bekledim.

Sonra bir anda dolmuş durdu ve kapı açıldı. İndim. Herkes indi. Ve sanki dünyanın en olağan dolmuş topluluğuymuş gibi kendi yollarına gitmeye başladılar. Yürüdüm gittim. Hayalet dolmuşu ve sakinlerini unutmamacasına gittim.